ritim

aydınlandı gök deniz. ardından neredeyse evlerin camlarını patlatacak yükseklikte bir ses duyuldu. sandı ki onunla birlikte herkes görüyor, herkes duyuyor. oysa olan biten her şeyin tek açıklaması zihnindeki taşların yerine oturmasının neden olduğu hengameydi.


18. yüzyılda aydınlanma çağını yaşayan halk, kendisi kadar sarsılmış mıydı? hani değişmez kabul edilen varsayımlardan, önyargılardan özgürleşmeye çalışan halk da kendisi gibi ne yapacağını bilemez halde miydi?

karmaşık bir bilmecenin cevabına ulaşmış gibi hissediyordu. hem gururlu hemde bundan sonra ne yapacağını bilmediği için donuk… bir şehrin yıkıcı bir depremden sonra yeniden toparlanması mümkün müydü? belki de mümkündü. tamamen eskisi gibi olması ise beklenilemezdi. hiçbir şehir asırlar boyu aynı kalmaya mahkum edilemezdi.

belki de artık zihnini, yıkıntıların arasında hapsetmek yerine kalbinin ritmine ayak uydurmasına izin vermeliydi.

*ritim

2022

“Benim yolculuklarımın amacı şu: Zar zor da olsa hâlâ seçilebilecek mutluluk izlerini tarayarak, mutluluğun kıtlığını saptıyorum. Etrafında ne kadar karanlık var bunu bilmek istiyorsan, gözlerini kısıp uzak, zayıf ışıklara bakmalısın.”

çıkmazlarım sırasında karşılaştığım, bu cümleden sonra yarım bıraktığım kitaptan bir alıntı. bu cümle çıkar yol olmadı. beni mucizevi bir şekilde kurtarmadı ama bende kurtarıcı bir güç aramıyordum. evet yarım bıraktım çünkü yazar bu cümleden daha anlamlı bir cümle yazmış olamazdı.

bir kitapta, bir mekanda, bir insanda kendinizi gördüğünüzde içiniz ısınıyor. sonra aylarca hatta belki yıllarca o hissi arıyorsunuz. işte 2022 içimizi ısıtan “şey”lere kavuştuğumuz ve onlarla kaldığımız bir yıl olsun.

hoşgeldin 2022.

yarım

defterim yarım kalan sayfalarla dolmuş. yazmaya başlamadan önce çok direndim. kelimelerle buluşmayalı, onlara sarılmayalı uzun bir zaman olmuş. uzun süre soğuk bir iklimde yaşadıktan sonra ılıman bir bölgeye geçildiğinde havası insanı boğar. ne terler ne üşür.. harflere uzak kalınca da öyle oluyor. kalemi eline alamadığını farkındasın ama kalemi eline alırsan ne olacağının da. işte böyle bir geceden geliyorum. 🙂 içimde biraz öfke biraz yılmışlık var. neden, diye soruyorum. neden her yere “DİKKAT ELEKTRİK TEHLİKESİ”, “YAKLAŞMAYINIZ” vb. uyarı levhaları astığımız gibi “SARILMAK SİZE VE SEVDİKLERİNİZE İYİLEŞTİRİR.” levhası asmıyoruz? mesela “MUTLU OLMAK İSTERSENİZ GÖKYÜZÜNE BAKIN.” levhası işe yarar mı toplumdaki hasta ruhların iyileşmesi için?

çok üzgünüm. bugün izmir’de 3 genç yalnızca başka topraklardan geldiği için öldürüldü. mayası toprak olan insan, başka bir toprağı beğenmedi… 3 gencin hayatı, hayalleri yarım kaldı.

levhalar işe yarar mı, herkes okur mu, emin değilim. emin olduğum tek şey sevmenin para gerektirmemesine rağmen paha biçilemez olduğu. sevmeyi sevelim dostlarım. lütfen sevelim.

yalnızca dünya

yavaş yavaş unutuyorum. dizlerim ağırlaşıyor, bakışlarım yavaşlıyor ancak ben akıl sağlığımı kaybetmeden bilerek ve isteyerek unutuyorum. insan geçmişinden gelen anılarını önce bir kutuya yerleştiriyor. ağır ve hatırlanmayacak anılar kutunun dibine, hafif ve insanın içini ısıtan anılar yukarılara yerleşiyor. bu sayede kutudan bir şey almak istediğinde diptekileri görmeden -işine yarayanları alıp- kutuyu yeniden sıkı sıkı bantlıyor. günün birinde kiler doluyor. kutular tavana kadar diziliyor ancak doluluktan kilerin kapısı kapanmıyor.

kilerim dolmuş, her yer dağılmış. direnmeden kapıyı sonuna kadar açtım. kulağımda grass,dew and marmalade… kolileri boşalttım. içimi solduranları ayrı bir kutuya yerleştirip geri dönüşüm kutusuna bıraktım. lavanta kokulu anlarımı tek tek düzenledim.

yazıldığı kadar kolay mıydı yoksa süreç sona erdiği için mi rahatça yazdım? bence insanın isteyerek yaptığı her şey süreç sonunda kolay ve rahat olarak hatırlanır. ağırlıklarımızdan kurtulalım dostlarım çünkü burası yalnızca dünya. ❤️

empati

“sizin benim kalbimi kırmaya ne hakkınız var?” diye bağırdı kadın. üst komşumuza göre kadın bağırmadı da gece gece gidip caminin hoparlörüne konuştu. gece yarısı bağıracak olsam aklıma bu kadar uzun, anlamlı ve yürek dağlayan bir cümle gelir mi, bilmiyorum. kadının kalbini kimler kırdı, neden kırdı, camdan olduğunu bilseler de kırarlar mıydı yoksa her şey bilinmezliklerden mi oldu; bilmiyorum. bilmemek her zaman olduğu gibi bu sefer de canımı fena halde sıkıyor.

küçüklüğümden beri ne zaman günlük hayatta sık karşılaşmadığım bir duruma tanık olsam, yalnız kalınca hemen o durumu canlandırırım. yalnızca kafamda değil, bedenen de yaşarım. bilmem bu yüzden midir, empati duygum bir sene önceye kadar beni çok zorlardı. karşımda sev(me)diğim kim ne yaşarsa onun yerinde bulurdum kendimi. sonra gelsin selpaklar gitsin uykular… ben güzin olarak, bu kişi için napabilirim bi yol göster allahım, diye gece gündüz düşünmeler… bu durumu biraz zor olsa da nihayet aştım. “herkesin acısı, kaybı, öfkesi kendisi içindir; saygı duy, yanında ol ama onu yaşama.” hatırlatmalarıyla batmadan kıyıya tutunarak yoğun empatimden uzaklaştım.

sevgili dostum, söylemek istiyorum ki bazen bir şeyler yolunda gitmeyebiliyor. öyle zamanlarda ben bulutların arkasındaki sokaktayım ve her zaman beklerim.

mutlu geceler. ve pek tabiii mutlu sabahlar. :))

gökyüzü

ne zaman gökyüzüne bakmadığımı fark etsem bir yas kaplar içimi. bu doğa harikasını görmeyi unuttum diye hayıflanırım kendi kendime. mavi bir huydur bende, diyen şair gibi eşi benzeri olmayan cümleler kuramam gökyüzüne dair -zaten yazarken bağlamdan kopmamak için üstün çaba harcıyorum-.şunu söylemek isterim ki: gökyüzü, benim tüm sevdiklerimdir. mesela biraz annemdir, biraz zehram. çok sıcak günde, bir yudum suyumdur. kaçırdığımı sandığım, tam arkamı döndüğüm sırada gelen otobüsümdür.

hayıflandığım bir gecedeyim. bugün gökyüzüne, balkona çamaşırları asmaya çıktım, bakmadım. spordan sonra oksijen alayım diye penceremi açarken bakmadım. akşam oldu perdeleri çekerken bakmadım. artık uyumam lazım, neden ayaklarım yataktan geriye geriye gidiyor diye düşündüğüm an aklıma geldi. bugün sevdiğime bakmayı unuttum! bir yandan aklıma getiren beyin hücrelerime şükrederken bir yandan da doya doya onunla bakıştım. dünyanın en güzel şeyi nedir hiçbir fikrim yok ama dünyanın değişmeyen nadide güzel şeylerinden biri o.

iyi geceler.

günaydın.

iyi günler. ^_^

bi’ başına

hoşgeldin!

uzun zaman oldu görüşmeyeli. açıkçası son görüşmemizden sonra bu kadar ara vereceğimizi bilseydim dakikaları saatlere çevirir kendimi sana anlatırdım. öfke kontrolsüzlüğünün olumlu bir etkisi olmadığını anlatırdım. son an’ımızdan sonra onunla tanıştım. insanın gözünün öfkeden başka bir şey görmeyişi çok elem bir hastalıkmış. sana kızdığım her şeyi yaptım. neden biliyor musun? belki son an’ımız değildir de sana, sen gibi davrandığımı anlatırım diye. olmadı, anlatamadım ve artık son olduğuna eminim. artık kabul ediyorum yaşadıklarını, yaşamındaki zorlukları. zaman geçtikçe anlıyorum, geçmiş zamanda anlıyorum dediğim şeyleri anlamadığımı.

rüyaları kaydetme seçeneği olsaydı bugün gördüğüm rüyayı kaydedip seninle paylaşırdım. hissettirdiği duyguları hisseder misin, ne hissedersin diye değil. seninle paylaşmayı sevdiğim için. doğru pozisyonlarda dahil olamadık an’larımıza. annemin unutmak eyleminin kolay olmadığı sözüne karşı senin, beni nasıl unuttuğunu getiriyorum aklıma. günler geçtikçe bende hatırlamıyorum seni. insanın düşmanıyla bile arasında bir hukuku kalıyor. bakıyorum da ikimiz arasında ne hukuk kalmış ne bir anı…

hayır! yine sesimi duyan bir tek insan evladı yok… konuşmaya başlayalı kaç gün oldu acaba? gün aydınlanıyor. belki yalnız değildim… hayır hayır… belki de aydınlığa kalmadan gitti.

elimde kalan tek şeye -aynaya- karşı:

hayır deli! bunu kendime, kendim yaptım.

sev-açmak*

“Nefret ile merhamet iki güçlü kraldır ve sürekli birbirleri ile savaşırlar. Merhamet bu savaşı hep kaybeder ve ölür. Ama nefretin içerisinde en ufak bir merhamet varsa, nefret bu yaptığına çok pişman olur. Eğer bu gerçekleşirse merhamet ölmez, sadece yaralanır ama diğer türlü merhamet artık ölüdür. Bunu hep hatırla.”

İki işi aynı anda yapmayı öğrendik mi doğuştan performansımız mı böyle düşünüyorum. Küçüklüğümden beri iki iş aynı anda yaparım. Mesela 5-6 yaşlarındayken oyunlarda bir yandan kasiyerlik yaparken bir yandan da polis olup suçluların peşinden koşardım. İlkokulda ertesi güne ezberlenecek şiirleri, eve dönüş yolunda yürürken ezberlerdim. Ortaokulda televizyon izlerken, test çözüp, tost yerdim(bkz. üç iş). Lisede artık nirvanaya ulaşmıştım: otobüste nerede ineceğimi takip ederken bir yandan kitap okur bir yandan müzik dinler bir yandan da arkadaşlarımın esprilerine gülmüş gibi yapardım. Üniversitede artık iş çığırından çıkmıştı. Zaten görseniz benim de çığırımdan çıktığıma şahit olurdunuz. Bir yandan yemek yapıp bir yandan da maket yapıyor, 52 saatlik uykusuzlukla başa çıkmaya çalışırken de hüzünlerimin hayallerimi nasıl da kusursuzca yıktığını izliyordum… Peki ya şimdi? 2020 Temmuz ayında mezun oldum. 2021 yılına kadar izinliydim. Kafadan. İzin süremde beynime, pek tabii ruhuma durabilirsiniz dedim. Ekledim “İsterseniz koşabilirsiniz. Aslında bu sürede benim değil sizin istediğiniz olacak.” Gerçekten bunu yaptım. Tabii 2021 e kadar sürmedi onların izinleri. Kendileri biz başlıyoruz dediler, startı verdik. 🙂

Başlangıcın kendi zihnimden olduğunu söylersem haksızlık etmiş olurum. Yaratıcının var ettiği müthiş bir düzen var. Bu yalnızca göz ile görülmüyor. Yaşıyorsunuz bunu. An be an hissediyorsunuz. Örnek verecek olursam: Bu süreçte kendimi fasulye deneyinde gibi hissettim. Bir süre pamuklar içinde kaldım. Besin aldım. Güzel konuşmalara maruz kaldım ve işte artık filizlenme zamanım. Hangi yöne uzarım, hangi pencere bana daha doyurucu gelir henüz bir fikrim yok. Umarım ki sevgiye ve umuda açılan pencerelerden, güneşe doğru uzanır yapraklarım… Yapraklarımız…

Sevgiyle kalalım dostlarım.

*sev-açmak : severken çiçek açmak.

kapıda

Uzun zaman olmuş. Hayatımdaki varlığını hissetmeyeli uzun zaman olmuş. Yokluğunda düzenli bir şekilde yalnız kaldım, kahkaha attım, rüzgarla yarıştım. Hahaha öyle bakma bana. “Bu pesimist konuşma biçimi hiç sana göre değil.” diye içinden geçirdiğini, gözlerinden anlayacak kadar tanıyorum seni. Pesimist değil, normalim. Herkes gibiyim. Köşedeki bakkalım, yolun sonundaki kahvehaneyim, belediyedeki memurum azıcık da (ciddiyet benim işim değil.). Açıkçası neden buraya geldiğimi çok düşünmedim. İçime konuşmaktan sıkılmış olabilirim ancak bu geçerli bir neden değil, farkındayım.


Hatırlar mısın Jeremy, eskiden kitap okurduk? Bir gece ben okurdum, bir gece sen. İşte sen okuduğun günler uyuyakalacağım diye aklım kaçardı. Sen uyudum sanıp ışığı söndürür, yatardın; ben ise kitabın devamını düşünür sabaha kadar uyuyamazdım. Hangi kitap olduğunu hatırlamıyorum ancak okuduğun bir şiir vardı ki hala unutamam.

“Çerçeve çok derin
Aydınlık bi çehre verip
Yol gösterip, ikaz edin
Parmakların kuvvetiyle
Bi ışık yakacak ve
Hep böyle kalsın isterim.”

Anlıyorum kendimi, biraz da seni. Sana göre hakikati duymak herkesin hakkıydı; bana göre ise hakikat işe yaramazın tekiydi. “Sana göre”lerin sayısı azalacak sanarak yaşarken; sen her “şey”in açıklaması olmalı diyordun. Neyse şimdi de sessizliği dost edinmişsin, huyun kurusun.

-Jeremy, hava kararıyor burdan çıksak iyi olur, diyorum.

Yöneliyor kapıya. Şaşırıyorum, gülümsüyorum. Dışarıdan anlaşılıyor mu gülümsemem bilmiyorum. Hareketleri dokunaklı bir müzikalin ortasındaymış gibi. Az daha gözlerim dolacak. Nazikçe yaklaşıyor. Elini, uzun parmaklı pamuk elini omzuma koyuyor (teselliye ihtiyacım olduğunu belki anlayarak belki de denk geliyor.). Sanıyorum ki yol gösterecek, ışık yakacak. Ancak farkında değilim ki, o sıcak parmaklar kapı kolunu sarmış. Bir dahaki buluşmamıza kadar beni bir cümle ile baş başa bırakıyor.

-Ben kimseye bir şey vadetmedim.

bi’ not

Ayarlarınızın kaçık olduğunu tasvir edebilir misiniz? Mesela bir elektrikli eşyayı düşünün, durumunun anormal olduğunu anlatmak içim error hata kodu verir veyahut bir ışık yanıp söner. Aynı durumlar olmasa da benzer durumlar diyebileceğimiz hisler ve hareketler biz insanlar içinde geçerlidir. Dolap kapaklarını hızlı kapatma, hızlı yürüme, (ses yükseltmeyi saymıyorum bile), hızlı soluk alıp verme, yüzün kırmızıya çalması vb.durumlar. Elbette ki bu durumlar insandan insana değişebilir. Benim bahsetmek istediğim bu konunun bir tık ötesinde..

Karşımızdaki kişiyle iletişime geçmeden önce hareketleriyle iletişime geçmek. “İnsanlar arasında neden sağlıklı iletişim gerçekleşmiyor?” şeklinde bir soru sorulsa ilk cevabım işte bu olurdu: karşımızdaki kişiyi sadece duyduklarımızla algılamak. Oysa ki kişinin bize hal ve hareketleri ile bahsetmek istediği bir çok durum, olay var. Benim uzun zaman sonra bloğa gelmeme neden olan şey bu. Uzuuun bir süredir inceliyorum, dinliyorum ve anlamaya çalışıyorum insanları:).

can’ım okuyucum

Senden bir ricam var. Kalbimizde yer ayırdığımız insanı, haliyle de duymaya daha çok önem verelim. Sevdiklerimizle birbirimizi anladığımız sağlıklı nice günlerimiz olsun.

güzin.