selam!

Duymak isteseydiniz dinleyebilirdiniz

Hissetmek istediğinizde içinizdeki rüzgarları, güneşin çıkmasını beklemek yerine kanatlarınızı takıp uçmayı denebilirdiniz.

Kimsenin buyruğu altına girmeden

Dilediğinizce

Dileğinizi yapabilirdiniz

İsteseydiniz

İstemediniz

İstemedim

Yeni yerler öğrendiğimi ihmal edip kaçırdığım durakları saymaya devam ettim

Elime kısa süreli misafirliğe gelen yağmur damlalarını görmek yerine o gün şemsiyemi almadığıma hayıflandım

Kendimi, kendi kendime kaybettim

Sonra kaybettiğini aramaya kalkmayanlara küfrettim

Selam ben sarı binada doğan, yeşil başlıklı edebimar

Edebi çünkü satırlarla köşe kapmaca oynamak hayatımı tazeliyor ve tek dileğim sende her okuyuşunda tazelen

Yeşil çünkü yeşil benim için yokluk ile varlık arasındaki dalga

Varlığımı da yokluğumu da hatırlatan kesik çizgili bir dalga

Öznesini kaybettiğim her cümlenin noktası, yeşil.

özneni yitirdiğinde kendini hatırla

çünkü sen her bitişin başlangıcısın

sen dünyadaki en güzel şeysin

çünkü sen teksin

dostum

iyi ki varsın

Reklamlar

masal

dinle’sen

bir zamanlar bir genç kız vardı

bu genç kızın hiç affetmediği insanlar oldu

sonra hepsini unuttu

yalnızca biri dışında

çünkü bir zamanlar biri dışında herkes önemsizdi onun için

tek bir kişiyi var etmişti, mümkün kılmıştı dünyasında diğerlerini yok saymıştı.

varlığının bu denli başka bir kalpte olduğunu bilseydi mümkün kılınan, belki utanır gitmeye cesaret etmezdi

ama ne yazık ki yine kahramanları insan olan bir masaldan bahsediyoruz.

hiç kimse hiçbir şeyi zamanında farkına varmadı

mümkün kılınan mümkünlüğünü

mümkün kılan bunun mümkün olmayacağını

iyimser davranıyor hala anlatıcı.

imkânsız demiyor olayları yorumlarken

ama yaşanabilir ihtimalini de vermiyor hiçbir zaman

bazen bazı şeyler kelime kelime konuşulmaz

bazen bazı şeyler harf harf takılı kalır insanın boğazında

bazen bazı şeyler zamanın yıkıcılığına direnme cesareti gösteremez

o yüzden bazen bazı şeyler hiç mümkün değildir, dedi Jeremy.

yanmışız

Kendi sesini duymaktansa yaprakların yerde sürünürken çıkardığı hışırtıyı, yanından hızlıca geçen arabaların son ses müziklerini dinliyordu. Günün yoruculuğundan ziyade günlerin birbiri ardınca ona hiç sormadan ilerleyişine kızıyordu. Bu kızgınlık onun içindeki ateşi daha da harlatıyordu.

Harlattığını sanıyordu.

Bu gece hastaydı Jeremy.

Ateşi 40 dereceydi. Ama görseniz o şen gülüşü bile yüzündeydi eğer ateş ölçeri kolunun altından alan ben olmasaydım oturup sabaha kadar ona herkes gibi yaşadıklarımı, yaşayamadıklarımı, en çok yaşamak istediklerimi anlatacaktım. Ama mucize bu ya minik hapşırması ilk defa havadan nem kapmamı sağladı.

Böyle lanet bir ruha sahiptim. Böyle kendisine odaklı.

İlk defa birisinin rahatsızlığını o dillendirmeden, benden bir şey talep etmesine kalmadan fark etmiştim. Ve şükür ki fark ettiğim nefesim olan kişiydi.

Endişelenme, dedi sakince yüzündeki gülümsemeyi azaltmadan. İlk defa endişelenmiştim onun için, ilk defa endişelenmemi söylüyordu, ilk defa sonsuz sevginin ne anlama geldiğini idrak etmiştim.

Varlığım varlığına bağlı olan Jeremy,

Varlığını yok sayan Jeremy

Varlığı sonsuza değin eksik olmasın üstümden dediğim Jeremy

Varlıkla yokluk arasındaki ince çizgideki Jeremy.

Sahiden de bugün bir vardı bir yoktu. Sanki gözlerim bir görüyor bir körüyordu.

Dokundum buğday renkli sıcak tenine. “Dostum kar tanesi gibisin.” dedi. Oysa ocaktan yeni aldığım tencerenin sapları beni daha az yakmıştır şimdiye.

Üşümeyi yalnızca onun yokluğunda yaşadığım bir histir diye tanımlardım. Yanılmışım. O yanarken de üşürmüşüm. Ona gelen zararlar beni yakınlaştırırmış kutuplara. O varken ne kadar yakınsam güneş sistemine.

Beyaz önlüklü girdi içeriye. Şaşırdım. Ben çağırmadım ki kimseyi. Aksine bu akşam Jeremy’nin yanında sadece ben olacaktım. İstemiyordum kimseleri.

Yaklaştı bize doğru beyaz önlüklü. “Beni görebiliyor musunuz?” diye sordu bana yönelerek. Bu nasıl soru, yanımda Jeremy kavruluyor benim görüp görmemem mi önemli olan.

Hay bin lanet.

Jeremy’e döndü beyazlı. “Hemen hastaneye gitmemiz lazım, daha fazla dayanamaz.”. Yanılmışım. Jeremy’den bir yağmur damlası aktı.

Yanan Jeremy değilmiş, yanılan, buz küpüne dönen benmişim. Karanlık yaklaşıyor.

Sen bendesin Jeremy. Durdur yüreğindeki yağmurları. 

 

hiç

dinlemek istersen

Yokla var arasında bir yerlerdeyim bu sıralar.

Bedenim varlığını korumak için ısrarlarına devam ederken, ruhum kaybolduğu sokakta bıraktığı yoldaşını arıyor.

Yoldaş arıyor

Yoldaş

Yolunu, anını, anısını bırakacağını, bıraktığını bekliyor

Sahiden de bekliyor.

İzliyorum onu duvarın arkasından

Oturmuş taşın üstüne, biraz telaş azıcık ağlamaklı bir biçimde bekliyor.

Belli üşümüş elleri ovuşturup duruyor

Kulakları hafif kızarık, heyecanlıyken hep böyle olur

Gözleri pantolonunun yamuk kesilmiş paçasında. Çünkü tek bir şeye odaklandığında sadece kendi eksikliklerini, hatalarını düşünür

Yine kurmuş içinde yüksek yargı mahkemesini kendisini eleştirdikçe eleştiriyor

“Reva değil sana bu.” diyecek oluyorum… Vazgeçiyorum

Görürse benim burda olduğumu utanır, üzülür çok

Daha çok inanır “onun” gelmeyeceğine

Sonra bende üzülürüm

Ama “onun” gelmeyişine değil, onu üzdüğüme.

Kafasını bir sağa bir sola hareket ettirip ritim tutmaya başlıyor. Demek ki sıkılmaya başladı yavaştan bu onun habercisi

Ne kadar sıkılırsa ritim o kadar hızlanır.

Keşke ruhum keşke sende biraz gerçekçi olsaydın

Sen uymasaydın bedenimin aldığı radikal kararlara, o uysaydı senin masalsı yanına

Uçsaydınız senin kanatlarınla istediğin mekanlara.

Ritim hızlandı.

Üzgünüm ruhum, üzgünüm

Yoldaşın yol olup gitti

Ve sadece sen ve ben varız artık.

Hiçliğin sonunda, soruların ortasında

threnody

okurken dinlemen için

Hadi dedi hadi başlayalım.

Dokundu minik, kızarmış parmaklarıyla tuşlarına tozlu kitaplığın raflarına.

Her zaman böyleydi Jeremy. Her zaman ilk ve son dokunuşları acıklı bir filmin son sahnesi gibiydi.

Kaldırdı parmaklarını ağır ağır raftan, elindeki toza baktı. Sanki arka fonda çalan bir ritme göre hareket ediyormuş gibiydi.

Bir damla yaş süzüldü doğuştan allı yanaklarına. Gözyaşını silmek için elini kaldırmaya tenezzül etmedi çünkü ona göre her damla gökyüzünden gelirdi.

Çevirdi buğulu gözlerini bana. Her bakışı kirlenmiş gökyüzüme yeni bir kelimeydi.

Ağzını açmasına gerek yoktu, gördüğümüzü yorumlamaya ihtiyacımız vardı. “Nasıl gökyüzüne bakıp hava durumu hakkında yorum yapabiliyorsanız bir insanın gözlerinin içine baktığınızda da onun iç dünyasını anlayabilmelisiniz.” derdi Jeremy.

Varlığıyla yokluğu bir olmamalı insanın bu hayatta derdi ve eklerdi yokluğunda, aramalı sevdiğin insanlar ılık nefesini.

Dokunamadığı her nokta ulaşması gereken yeni hedefi olurdu. Yavaşça oturdu arkasındaki kırışıklıkları artmış ahşap sandalyeye.

Gömleğinin cebine daldırdı elini son nefesini veriyormuş gibi bir hınçla. Yine merakıma yenik düşüp çevirdim güneşten kızarmış yüzümü ona. Yüzünü değil özünü irdelercesine baktım.

Baktım.

Ve gördüm.

Vazgeçmeyecekti okumaktan, yazmaktan, sevmekten, severken yorulup düşmekten, düşerken bana seslenmekten.

Vazgeçmeyecekti.

Biterken ömrünün saatleri,

Koparacaktı gökyüzünün çiçeklerini.

adamlar

aktör

Oyun başlar
Rol mu yapıyoruz
Evet
Rolünü kendin seçiyorsun
Oyunculuk eğitimini nerden aldığını sorgulamıyoruz
Herkes en iyi oynayabildiğini tabiri caizse en işine geleni tercih ediyor.
Kimse kimsenin umrunda
Ne demek diye düşünmeyin bunu, roller var ancak oyunların birbiriyle istekli bir şekilde alakaları yok
Zorunluluktan aynı sahnedeler
Yoksa yer, zaman ve kişiler bağımsız kalmak istiyor.
Tamamlayamadıkları yerde oyunu ve rollerini başkalarına devrediyorlar ya da rol değişikliği talep ediyorlar başkasına bakmaksızın.
İşte bende tam şu sıralar herkesin aksine rolümün bittiğine, sahnemin geçtiğine karar verdim.
Ancak merdiven yok sahneden inişi sağlayan
Merdivensiz inebileceğim yükseklikte de değil sahne.
Aracıya ihtiyacım var.
Aracı bulabilecek gücüm yok.
Aradığım, arayışa çıktığım bir rol var mı yok mu bilmiyorum bile.
Hani insan kendisini egosundan dolayı bir şeye yakıştıramaz ya
Bende tam tersi, ben hiçbir şeye ben yakışmıyorum.
Her şeye fazlalığım
Yemeğe fazla gelen tuz,
Kuafördeki siyah dolgun saçlı kadının saçlarına fazla gelen oksijenli su,
Suyu fazla kaynatan ateş,
Ritmi bozan akort,
Barajı taşıran yağmur.
Ben olmuşum her biri ve daha birçoğu
Çıkamıyorum kısır döngüden
Çıkamıyorum kavşaktan
Mutlu?
Evet mutluyum, anlık yaşamlarda
Ancak umutlu değilim.
Ve umut insanın yaşam kaynağı.

içinde

Bilmediğin her şey için üzülemezsin. Yapmadığın şeyler için hayıflanamazsın. Aramadıklarını bulamazsın. Nesin ne değilsin araştırmazsan yanılırsın. Sormadığında cevap alamazsın. Sevsen de sevmesen de mutlu olursun. Sevsen de sevmesen de üzgün olabilirsin. İnsan doğar yaşar ölür değil de insan ölümden önce ve sonra diye çağlara ayrılır. Bizse sevinçlerimizi hüzünlerimizi bu ikisi arasında yaşarız. Ya öncenin kıymetini bilir iç huzurunla yaşarsın ya da sonraya hayıflanmakla vaktini geçirirsin.
Sana ya da başkasına biçilen değer geçicidir. Yaşanmışlıkların hepsi unutulmaz, herkesin aklında iyiler kalmaz. Ne yapmak istediğini söyle kendine. Dümdüz yürümek istiyorsan dümdüz git, koşmak istiyorsan koş, bulutlarda yaşamak istiyorsan orda yaşa. Ama iç huzurunla, dinginliğinle bulun bulunduğun yerde. Kalp, gönül, yürek, iç ses, vicdan ne dersen ne tanımlarsan aslında hepsinin ortak bir isteği var: iç huzur. Ailenden, arkadaşlarından, dostlarından, akrabalarından kaynaklanmaz iç huzur. Tamamen sen kaynaklıdır. Senden beslenir. Seni sever. Senin sevmelerini sever. Sevilmeyi sever. Ama hiçbir şeye bel bağlamaz. Umut nasıl fakirin ekmeğiyse; iç huzurun da ekmeği sevgidir ancak beklentisiz sevgi. Oturduğun koltuğa, ansızın bastıran yağmura, giydiğin kıyafete, yanlışlıkla bindiğin otobüse her şeye ancak sebepsizce ve içtenlikle. Hiçbir zaman kaybeden ve kazanan olmadan, önce ve sonrasında yaşayan ve yaşamını sonlandıran bedenin. Ruhun dimdik ayakta ve onu her zaman ayakta tutmak sana ait olan sevginin elinde.
severek geçen anlarımız(nız) olsun.

hüz’ünlü

İlk olan her şey kusursuzdur insan için. İlk güvendiği canlı, ilk sevdiği kişi, ilk aldığı oyuncak, ilk okuduğu kitap, ilk yediği kurabiye… Mesela kaç yaşına geldim, ilk laptopum şu an bu satırları size ulaştırmamı sağlayan ve ben onu bile kusursuz gördüğümü fark ettim. Normal zaman olsa derim biz insanların ürettiği bir eşya nasıl kusursuz olsun ama insan elinin altındaki hiçbir şeye toz konduramıyor.

“İstanbul’a bakıyorduk denizden: Nevzat, Demir, bir de ben. Sisler içindeydi İstanbul…” cümlelerini okumamla tersine döndü dünyam. Oyun arkadaşınızın ilk sizi sobeleyişinde yaşadığınız hüsran neyse bende onu yaşadım tekrardan. Olayları dramatik yönünden seyretmeyi severim. Bir yaprak gördüğümde yerde, rüzgâr da onu zorla ayırmış sevdiklerinden derim. Ya da hamile bir köpeğin hüzünlü bakışlarıyla karşılaştığımda o da düşünüyordur çocuklarına yetip yetemeyeceğini derim. Herkesin beslendiği bir şey vardır dedim ya bende acıdan besleniyorum. Bunu ilk anladığımdaysa çok daha büyük bir acı çektim. Çevremdeki eşyaları, insanları, şehirleri sorguladım. Her şeyle herkesle olan yakınlığımı, uzaklığımı… Anladım ki olaylara farklı yönlerden bakmayı beceremiyormuşum ama becerdiğimi sanıyormuşum. Karar verdim. Ve zayıf irademe güvenmedim. Eğer bunu bir kişi dahi bilirse yapmaktan vazgeçmem diye düşündüm. Bundan sonra karşılaştığım her durumda kalbimin tüm pencerelerini açacağım. Aydınlıkta düşüneceğim. Bu olayı bu kişiyi her neyse bu şeyi algılayabildim mi diyeceğim. Gerekirse sevdiklerinden ayrılmış yaprakları cebimde toplayıp ben kavuşturacağım ama durup izlemeyeceğim.

Birlikte söyleyelim “İyi ki varsınız hüzünlerim.”

herkes kim

Ağladıkça çöktü hüzün, dağıldı mutluluk. Ama hüzne ram olmuş yüreğime serinlik rüzgarları da gelmedi değil. Düşünüyorum da sırf bu rüzgarlar için dayanabilirim yağmurlara. Sonuçta olmasını istediğim şey için severim geri kalanları da. Ancak ne kavuşma var insan temelinde ne de tam ayrılma. Kimi insanlarla arandaki mesafenin kelimelerle anlatılacak bir kilometre hesabı yok. Kimiyle olan yakınlığının haddi hesabı olmadığı gibi. Şimdilerde tutturamıyoruz ya çok erken oluyor ya da çok geç.
Hangisi olursa olsun tam manasıyla dolamıyor insan. Kuş kadar hafifim cümlesindeki asla 0 gramlık olamayan kuş kadar hafifiz. Okunduğu gibi yaşamaya çalışıyor, düşmeden koşmaya başlıyor, sormadan cevaplamaya kalkışıyor insanlar. Hata yapan, hatayı savunan, hatalarda savrulan kim bilmiyor, bilemiyoruz. Aradığımız şeyi aşk sanıyor, bağlanıyoruz geçip gidecek olan her bir şeye.
Sahi aşk nedir bunu biraz düşünelim istiyorum. Benim bu konudaki yeni düşüncemse aşk en sevdiğin renktir. Çünkü en sevdiğin renktir her yerde aradığın, sorduğun, görmek istediğin, özlemle beklediğin, hep düşlediğin.
bi fikriniz olursa benimle de paylaşın çünkü şu sıralar en çok buna ihtiyacım var.

zamanında

ne olur ne olmaz diye hep bekledim

giydim sabır kostümümü

kâh koştum kâh kaçtım

ama hep bekledim

yağmurun toprağa kavuşmasını bekler gibi hep…

 

şimdilerde ise düşünüyorum:

“Beklemek doğru mu?”

“Beklediğimiz şey doğru mu?”

“Neden olanla yetinmiyoruz?”

“Neden beklemeyi paha biçilemez bulup, beklediğimiz için kendimizi yukarılarda görüyoruz?”

hayır umutlu olup olmamaktan bahsetmiyorum

zamanının kıymetini bilmeyip her şeyi geleceğe yüklemekten bahsediyorum

zamanında şemsiye açıp şimdi nice yaşlar beklemekten,

yüzünü göğe çevirip seni tutanın toprak olduğunu unutmaktan,

akreple yelkovanda bulup tüm suçu saatleri durdurmaktan bahsediyorum.

şimdiyse zamanında gelemediğim herkesten, her kesimden,

daha fazla geç kalmadan özür diliyorum.