afresh

yazmaya, hatırlamaya geldim. geçen günleri, uykusuz geceleri, anlamsız kahkahaları, hüzünlü bakışları hatırlamaya geldim. reenkarnasyon şayet gerçek olsaydı önceki hayatımda yaralı bir güvercin olmalıymışım. yaramı saran olmamış, bir köşede güçsüz kalıp ölümü beklerken herkesin beni görmemesini benim yanlış yerde yaralanmama sebep bulmuşum. bu da benim hastalığım.

ne doğru sayılırdım ne de büsbütün eğri. benim problemim tam da buydu. yaşamak denilen eylemi matematik problemlerine benzeterek doğru sonuca ulaşmaya çabaladım. bulduğum sonuçla yaşamaya mecbur kaldıklarım birbirinden farklı olunca kendimi karanlığın ortasında buldum.

bu yazıyı noktaladığım gibi hayatımdaki belli başlı konuları da sonuca erdireceğim. son altı senede çok fazla şey deneyimledim. ne yapacağımı bilmesem de neleri yapmayacağım konusunda fikir sahibi sayılırım. yeşil başlıklı kızın hikayeleri devam ediyor. 💚

yol

zaman geçtikçe kelimeler bile yosun kaplıyor. bir cümlenin sonunu getirmek imkansız hale geliyor.

aynaya bakıyorum sessizce. gözlerimdeki yüzün kim olduğunu hatırlamaya çalışıyorum. hangisinin bana daha çok benzediğini ancak tahmin edebiliyorum. değişmek ve değişmeye zorlanmak zırvanası içinde debelendikçe cevaba ulaşmam zorlaşıyor. “sahi ben kimim?” sorusu zihnimde yankılanıyor. bu ve buna benzer soruların cevaplarına hakim değilim. sınavlara çalışmadan girmişliğim ise nerdeyse yoktur.

bir yol var zihnimde. işte ben o yolun yolcusuyum. bazen yolda kalıyorum yolun keyfini çıkarmak için bazense hızlı adımlarla hiçbir yere bakmadan ilerliyorum. sonuç ne olacak, bu yolun bir kazananı var mı ilgilenmiyorum. ben sadece bir yolcuyum.

kısa bir hikaye

şimdi herkes bir yalanın son notalarını dinliyor gibi sessiz ve temkinli. piyanist son tuşa parmağıyla dokunduğunda aynı anda herkes alkışlamaya başlamak zorunda. salon görevlisi müstesna bu görevden. piyanist parçayı tamamladığı an görevli, kapı kolunu tüm gücüyle kendini doğru çekerek kapıyı açmakla yükümlü.

öyle bir yalan ki bu, ne piyanist parçayı tamamladığına memnun ne de görevli kapıyı açtığına. peki ya misafirler? bu hikayenin en önemli kısmı onlar. eğer parçanın etkisinden kurtulup kapıdan adımlarını atabilirlerse bundan sonrası herkes için çok farklı olabilir ancak bu yalanı, pardon bu parçayı dinlemeye bayıldık derlerse işte geleceğimiz geçmişimizden pekte farklı olmayacak.

sorular

ruhum mu hasta benim? aynaya bakan gözlerimin içindeki ben miyim? nerede çiçek açan ağaçlar? daldığım uykuların sabahında gördüğüm rüyaların nedir anlamı? her gece balkon korkuluklarına konan kuş, neyi fısıldar bana? sahi kediler dokuz canlı olmasaydı yahut hiç olmasaydı nasıl gülerdi insanların yüzü? beynimin içindeki soruları temizlemenin var mı kolay yolu? merdivenlerin sonundaki çöpler sığar mı geri kalan boşluğa?

belki de sandığım kadar dar değil yollar. her çıkmazın rögar kapağından eve dönüş yolu var. dönüş yolu varsa yürünecek sokaklar, geçilecek ışıklar var. son olarak sorulacak sorular, cevabı aranacak yıllar var.

hakikat

Parıl parıl parlıyor…

Güneş, onun gözleriyle buluştuğu için daha bir mutlu bugün. Belki de bugün, güneş hiç batmayacak. Böylesine bir parlaklık nasıl bir çift göze sığdırılmış olabilir? Dünyanın 9. harikasında senin adın mı yazılı? Vay efendim iltifat ediyormuşum. İltifat etmiyorum bunlar hakikatler diyorum gülüp geçiyor bana. Gül tabi, diyorum ve ardından hemen ekliyorum: Senin gülümsemen dünyadaki tüm savaşları durdurabilecek masumlukta.

Sonlanıyor gülümsemesi. Bakışlarına bulutlar yerleşiyor… 1992’deki savaş sırasında hem yetim hem öksüz kalmış. Cici annesiyle cici babası tarafından büyütülmüş. İlk tanıştığımızda sormuştum neden “cici” dediğini. “Bana çok cici davrandılar başkasının çocuğuna bakmak hiç kolay değildir.” demişti.

Kendisinin övülmesini nasıl kabullenemiyorsa, başkalarına methiyeler dizmeye o kadar meraklı. Dünya üzerindeki bir insanın böyle olması, henüz dünyaya gelmemiş insanlara haksızlık desem de anlamıyor beni. Anlamasını beklersem ona haksızlık etmiş olurum. Sonuçta o, kendisini sadece aynalardan tanıyor.

Sonlanıyor bugünkü konuşmamız. Ne zaman savaşı hatırlasa iki gün konuşamaz. Sevdikleri takılır boğazına… Benim hakikatleri söylemem yüzünden sessiz sinemaya mecburi dönüş yaptık. Atalarımız yine haklı. Doğru sevdiğine bile söylenmiyor…

yarım

yarım kalan her şey için bir yıldız kaydı gökyüzünden. toprak, açmayan her tohum için bir ağıt yaktı. karanlığa doğan her çocuk için bir fırtına koptu. bugünlerde olabildiğince serinim Jeremy. senden sonra ilk üşüyüşüm. ceplerim, ellerimi ısıtmıyor artık. hediye ettiğin yeşil eldivenleri ise kaybettim. gerçi kaybetmeseydim de elime geçirebilir miydim bilmiyorum. hatırlar mısın? inandığım şeylerden vazgeçmeyeceğim diye yeminler ettiğim gecenin sabahında seninle yürürken kaldırımda dengemi kaybedip düşmüştüm. sen, henüz ayakta duramadığımı söyleyip gülmüştün. sahiden de ayakta durmak çok zormuş Jeremy. düşmekten korkuyorum. korktukça daha çok yalpalıyorum. belki de düşüyorum.

adak

bir nefes çekti içine. dolu dolu bir nefes. yaşadığı son saniyeymiş gibi bir nefes.

ismini adak koymuş annesi. adamış onu, kendisinden başka her şeye adamış. o şekilde de büyütmüş. adak, zannetmiş ki yaşadığı müddetçe başkaları için faydalı olmalı, diğer türlü yaşayamaz. ilk defa 15 yaşında intihar girişiminde bulunmuş. arkadaşları, onu şans eseri kurtarmış. daha sonra 21 yaşında tekrar denemiş. yıllardır yaşadıklarını düşünüp daha kötü işlere kalkışmış. bizde bu işlerden sonra tanıştık. tahmin edersiniz ki yine başarısız olmuş. 🙂

güneşin tepede olduğu bir gün, duraktan markete kadar su almaya gitmek için kendime çeşitli taktikler oluştururken pat diye yanıma oturdu. sessizce ağlamaya başladı. başta anlamadım. durakta ağlayanların yalnızca türk dizilerinde olduğunu zannettiğim için ihtimal vermedim sonrasında kendimi markete su ve mendil almak için karşıdan karşıya geçerken buldum. koşa koşa gidip geldim adak için. su şişesini uzatınca afalladı. o gün, gözleri kaç günlük uykusuzluktan kalma tahmin dahi edemedim. bir yudum içti. “hadi gel.” dedim. hacı hasan tepesine kadar çıktık. baktım artık ağlaması durdu. eline sabahleyin büfeden aldığım gazeteyi tutuşturdum. “biraz da dünyadaki dertleri oku.” dedim. adak ilk defa güldü. gülmeye alışkın olmayan dudakları yukarı doğru kıvrıldı acemice. şu dünyada ağladıktan sonra kısılan gözlerden daha güzeli yoktu.

adak, artık başkaları için adandığını düşünmüyor. iyi ki doğdun adak. hayat hikayeni de anlattığıma göre artık aldığın bu nefesle mumları üfleyebilirsin.

can’t help myself

– eğer içinde bir sorun varsa çözümü de içinde bir yerdedir.

– benimle bir uzman edasıyla konuşmayı bırak. ben senin hastan değilim. ben senin danışanın değilim. ben senin pembe gazetedeki okuyucun değilim. ben senin için tam olarak neyim bilmiyorum ama sen benim tam olarak kalbimsin. insanın kalbinden böyle bir konuşma duyması rahatsız edici oluyor.

konuşmayı başka yöne çekmem onu rahatsız etmişti biliyorum. duvara sabitlemişti gözlerini. şuan tam olarak ne düşündüğünü ona söyleyebilirdim ama ne düşündüğünü bildiğimi bilmesi onu sevindirmeyecekti. işte onu bu kadar iyi tanımak da benim problemimdi. o ise beni iyileştirebilecek yeteneklere sahip bir psikolog olmasa da beni iyileştirebilecek bir kalbe sahipti. kalbiyle iyileştirebileceğini bilemeyecek kadar da aptal.

– kurduğumuz iletişimin sağlıklı olmadığını düşündüğün zamanlar oluyor mu? belki de başka bir meslektaşımla tanışman senin için daha iyi olur? ne dersin?

– evet oluyor. mesela biraz önce ben ne söyledim, sen ne cevap verdin… sorman gereken soruya o kadar odaklanmışsın ki beni dinlemedin. her şeyden önce beni duyman gerekir bunu farkında mısın?

sana sesimi duyurmak için çaba harcayan bir aptala dönüşmüşüm… oysa duymak için ihtiyaç olan yalnızca sağlıklı bir kulak değil. kadim zamanların birinde beni duymamaya yemin etmiş bir kralsın sanki. artık cevap vermemen beni üzmüyor. kapıya bakıyorsun. kapıya bakıyorum. yeniden sana çeviriyorum gözlerimi. kısa bir an göz göze geliyoruz. işte o an kapıya yönelecek gücü kendimde buluyorum. insanın kalbini geride bırakması böyle bir hismiş, öğreniyorum.

ritim

aydınlandı gök deniz. ardından neredeyse evlerin camlarını patlatacak yükseklikte bir ses duyuldu. sandı ki onunla birlikte herkes görüyor, herkes duyuyor. oysa olan biten her şeyin tek açıklaması zihnindeki taşların yerine oturmasının neden olduğu hengameydi.


18. yüzyılda aydınlanma çağını yaşayan halk, kendisi kadar sarsılmış mıydı? hani değişmez kabul edilen varsayımlardan, önyargılardan özgürleşmeye çalışan halk da kendisi gibi ne yapacağını bilemez halde miydi?

karmaşık bir bilmecenin cevabına ulaşmış gibi hissediyordu. hem gururlu hemde bundan sonra ne yapacağını bilmediği için donuk… bir şehrin yıkıcı bir depremden sonra yeniden toparlanması mümkün müydü? belki de mümkündü. tamamen eskisi gibi olması ise beklenilemezdi. hiçbir şehir asırlar boyu aynı kalmaya mahkum edilemezdi.

belki de artık zihnini, yıkıntıların arasında hapsetmek yerine kalbinin ritmine ayak uydurmasına izin vermeliydi.

*ritim

2022

“Benim yolculuklarımın amacı şu: Zar zor da olsa hâlâ seçilebilecek mutluluk izlerini tarayarak, mutluluğun kıtlığını saptıyorum. Etrafında ne kadar karanlık var bunu bilmek istiyorsan, gözlerini kısıp uzak, zayıf ışıklara bakmalısın.”

çıkmazlarım sırasında karşılaştığım, bu cümleden sonra yarım bıraktığım kitaptan bir alıntı. bu cümle çıkar yol olmadı. beni mucizevi bir şekilde kurtarmadı ama bende kurtarıcı bir güç aramıyordum. evet yarım bıraktım çünkü yazar bu cümleden daha anlamlı bir cümle yazmış olamazdı.

bir kitapta, bir mekanda, bir insanda kendinizi gördüğünüzde içiniz ısınıyor. sonra aylarca hatta belki yıllarca o hissi arıyorsunuz. işte 2022 içimizi ısıtan “şey”lere kavuştuğumuz ve onlarla kaldığımız bir yıl olsun.

hoşgeldin 2022.