kapıda

Uzun zaman olmuş. Hayatımdaki varlığını hissetmeyeli uzun zaman olmuş. Yokluğunda düzenli bir şekilde yalnız kaldım, kahkaha attım, rüzgarla yarıştım. Hahaha öyle bakma bana. “Bu pesimist konuşma biçimi hiç sana göre değil.” diye içinden geçirdiğini, gözlerinden anlayacak kadar tanıyorum seni. Pesimist değil, normalim. Herkes gibiyim. Köşedeki bakkalım, yolun sonundaki kahvehaneyim, belediyedeki memurum azıcık da (ciddiyet benim işim değil.). Açıkçası neden buraya geldiğimi çok düşünmedim. İçime konuşmaktan sıkılmış olabilirim ancak bu geçerli bir neden değil, farkındayım.


Hatırlar mısın Jeremy, eskiden kitap okurduk? Bir gece ben okurdum, bir gece sen. İşte sen okuduğun günler uyuyakalacağım diye aklım kaçardı. Sen uyudum sanıp ışığı söndürür, yatardın; ben ise kitabın devamını düşünür sabaha kadar uyuyamazdım. Hangi kitap olduğunu hatırlamıyorum ancak okuduğun bir şiir vardı ki hala unutamam.

“Çerçeve çok derin
Aydınlık bi çehre verip
Yol gösterip, ikaz edin
Parmakların kuvvetiyle
Bi ışık yakacak ve
Hep böyle kalsın isterim.”

Anlıyorum kendimi, biraz da seni. Sana göre hakikati duymak herkesin hakkıydı; bana göre ise hakikat işe yaramazın tekiydi. “Sana göre”lerin sayısı azalacak sanarak yaşarken; sen her “şey”in açıklaması olmalı diyordun. Neyse şimdi de sessizliği dost edinmişsin, huyun kurusun.

-Jeremy, hava kararıyor burdan çıksak iyi olur, diyorum.

Yöneliyor kapıya. Şaşırıyorum, gülümsüyorum. Dışarıdan anlaşılıyor mu gülümsemem bilmiyorum. Hareketleri dokunaklı bir müzikalin ortasındaymış gibi. Az daha gözlerim dolacak. Nazikçe yaklaşıyor. Elini, uzun parmaklı pamuk elini omzuma koyuyor (teselliye ihtiyacım olduğunu belki anlayarak belki de denk geliyor.). Sanıyorum ki yol gösterecek, ışık yakacak. Ancak farkında değilim ki, o sıcak parmaklar kapı kolunu sarmış. Bir dahaki buluşmamıza kadar beni bir cümle ile baş başa bırakıyor.

-Ben kimseye bir şey vadetmedim.

bi’ not

Ayarlarınızın kaçık olduğunu tasvir edebilir misiniz? Mesela bir elektrikli eşyayı düşünün, durumunun anormal olduğunu anlatmak içim error hata kodu verir veyahut bir ışık yanıp söner. Aynı durumlar olmasa da benzer durumlar diyebileceğimiz hisler ve hareketler biz insanlar içinde geçerlidir. Dolap kapaklarını hızlı kapatma, hızlı yürüme, (ses yükseltmeyi saymıyorum bile), hızlı soluk alıp verme, yüzün kırmızıya çalması vb.durumlar. Elbette ki bu durumlar insandan insana değişebilir. Benim bahsetmek istediğim bu konunun bir tık ötesinde..

Karşımızdaki kişiyle iletişime geçmeden önce hareketleriyle iletişime geçmek. “İnsanlar arasında neden sağlıklı iletişim gerçekleşmiyor?” şeklinde bir soru sorulsa ilk cevabım işte bu olurdu: karşımızdaki kişiyi sadece duyduklarımızla algılamak. Oysa ki kişinin bize hal ve hareketleri ile bahsetmek istediği bir çok durum, olay var. Benim uzun zaman sonra bloğa gelmeme neden olan şey bu. Uzuuun bir süredir inceliyorum, dinliyorum ve anlamaya çalışıyorum insanları:).

can’ım okuyucum

Senden bir ricam var. Kalbimizde yer ayırdığımız insanı, haliyle de duymaya daha çok önem verelim. Sevdiklerimizle birbirimizi anladığımız sağlıklı nice günlerimiz olsun.

güzin.

intikam

Öncelikle zat-ı halinin nasıl olduğu sorusunu yönelttim kendisine. Cevabını beklemeden de yapıştırdım suratına 4 kelimelik cümlemi. Ancak bunu sonra anlatırım. İlk bahsetmek istediğim şey nasıl tanıştığımız… Soğuk mu soğuk yine burnumun şıp şıp aktığı bir sabahtı. Çantamda mendilimi ararken aynı zamanda karşıdan karşıya geçmeye çalışıyordum. (Her zaman an’ın içine birden çok şey sıkıştırmayı sevmişimdir.) sonra tiz bir korna sesi duymamla işimi(!) bırakmam bir oldu.

-Napıyosun ablacım beeeğ az daha ölüyordun!

Kendi yaptığım şeyin normal olmadığını farkında olsam da ortamda normal olmayan iki şey daha vardı. Birincisi ben kimsenin ablası değildim. İkincisi bu soğuk havada tam solumda üstü açık bir Mercedes vardı. Evet dostlarım bir araba Mercedes ise ölmeden 10 saniye önce olsa da tanıyabilirdim.

-Abla senin babandır! Kafan açıkta kalınca beynin donmuş, düşünme kabiliyetin azalmış belli, dedim.

Tam lafı yapıştırdım diye iç sesime yine harika olduğunu söylüyordum ki başladı soldaki açık kafa yeniden.

-Hoop abla babaya laf yok. Abla olmak kötü bir şey değil ayrıca kurduğun cümleye yaşına hürmeten saygı duyarım, dedi.

Bundan sonrasını açlığımla birlikte artan şekerim sayesinde çok hatırlamıyorum. Lakin efsanelere göre bir miktar ambulansta bir miktar hastanede küçük çaplı sorunlar meydana getirmişim. Kesinlikle yumuşak huylu, sessiz bir insanım ama bilemiyorum. Hatırladığım kısma geri dönecek olursak kendimi kendim gibi hissettiğimde Mercedes’in sürücü koltuğunda oturan ama o koltuğa hiç yakışmayan şahısla aynı odayı paylaşıyorduk.

-Açık kafa odamdan çık, dedim kendimden emin sesle.

Önce kafasını çevirip ifadesiz bir suratla bana baktı sonra cevap vermeden arkasına baktı. Ardından,

-Senin psikiyatriste gittiğine yemin edebilirim, dedi

Kısa cümlesine şaşırdım ama belli etmedim. Sanırım aklınca bana “Cahille muhabbeti kestim.” Demek istiyordu havalandırmalı oğlan. Altta kalmamam lazımdı. Aslında lazım değil de buradan nasıl eve giderim bilmiyorum. Cüzdanımda görünür de yok… üşüye üşüye eve gitmeye hiç razı değildim.

– Gerçekten aramızda kalacak, düzenli kullandığın ilacın var mı? Valla gider alır gelirim ya. 5 saatlik tanışıklığımıza binaen yaparım yani valla bak, dedi

Hehhehe işte şimdi sevinmiştim baya üşütük bir arkadaş hiç düşünmüyor cahil mahil diye.

-Abla ne dedim şimdi ben. İyice daldın gittin. Kabul ediyorum hoş bir soru değildi… Neyse konuya geçeyim sanırım bir anda kan şekeriniz düşmüş. Serum taktılar. Uyanınca taburcu olacağınızı söylediler. Cüzdan, telefon olmayınca da uyanmanızı bekledik, kimseye haber veremedik. Uyandığınızı haber vereyim de yakınlarınıza haber verelim isterseniz, dedi tek nefeste.

İşte şimdi şaşırmıştım ama bir dakika ya ne malum bu manyağın kafama vurup beni bayıltmadığı. Gece gündüz kriminal dizi izlemek bana iyi gelmemişti. Hala bana bakıyor….

-Ahahahahahhaha canım ya ne kusuru ben gider haber veririm hemşireye sen otur keyfine bak, deyip kalkıyordum ki

-HAYIR HAYIR LÜTFEN, diye bağırdı havalandırmalı beyin.

Hemen yattım ve şunu söyledim “rica etsem doktoru çağırabilir misiniz görmemeye başladım da?” evet aklıma ilk gelen yalan buydu. Evet saçmaydı ama rol yeteneğim acayip iyiydi ve yüksek lisans tezimi görme engellilerin toplumdaki yeri ve yer verilmeyişi hakkında yapacağım için gözlem yapma imkânı bulduğum insanlardı. Ben bunları düşünürken doktor çoktan ışıkları gözüme tutmaya başlamıştı.

– Aa, doktor bey görüyorum, görüyorum. Ne zaman çıkabilirim acaba buradan işlerim vardı da

-Hanımefendi emin misiniz bakın göz doktoruna yönlendirmemiz ve birkaç işlem daha yaptırmamız gerekebilir.

– Evet evet yeni boyatmış olduğunuz saçlarınızı ve havalandırmalı arkadaşı görüyorum, mümkünse biz çıkabiliriz artık….

Yıllar geçti bu olayın ardından çok da hatırlamıyorum. Bugün sabah evde ekmek kalmamış üçer beşer indim merdivenlerden, girdim markete. Arkadan bir böğürtü “ahh, parmağıım.” Öncelikle zat-ı halinin nasıl olduğu sorusunu yönelttim kendisine. Cevabını beklemeden de yapıştırdım suratına 4 kelimelik cümlemi.

-Ödeşmiş olduk canım kardeşim.

kafiye-siz

buğulanıyor gözleri

hissetmiyor elindeki elimi

bilseydi şayet ruhunun yanından ayrılmazdı ruhum

ancak duymaz görmezdi

kaybettiklerini duyumsamayı bırakmıştı

anlatacaklarını içine atmayı da

onun yerine insanlara atardı

bir ara çok takılmıştı kafiyeli konuşmaya

baktı ki insanlar konuşmayı bilmiyor onu da bıraktı

zorluyordu inançları

yutuyordu acıları

bilmiyordu kimse

onun yıkıntıdaki telaşını

bir haber

SELAM

Bu konudaki fikirlerimi sizinle paylaşmak benim için çok önemli. Şimdiden teşekkür ederim.

Anılar sığdırdıkça kimi zaman daralan kimi zaman ise genişleyen dünyamız ve biz öğrencilerin dünyasının sınırlarını çizmeye çalışan eğitim dünyası daha da ötesi mimarlık-tasarım eğitimi. Bu sene eğitimimin dördüncü senesindeyim. Olumlu olumsuz eleştirilerim(iz) var. En başından en sonuna kadar zaten eğitimin bizde mutasyona yol açtığını farkındayım özellikle son birkaç aydır. Mutasyon? Mutasyon bir organizmanın, virüsün ya da kromozom harici genetik elementlerin nükleotid dizilişinde meydana gelen kalıcı değişimlere denir. Bizdeki mutasyon ise şu yönde eğitim sırasında ve eğitimin fiziksel anlamıyla sonlanmasından sonra hiçbir şeyi tek seferde beğenme-takdir etme durumu olmuyor. Her “şey”de bir beğenmeme hali başlıyor. Yapı yapma pratiği üzerine olsa bu konuda derdim olmayacak. Ancak tasarım disiplini kişiye eleştirel bakış açısı kazandırıyor. Yıllar önce meslek pratiklerinin kutuplaşmasının ne sebeple olduğunu üzerine gözlemler yapardım. Bu süreç içerisinde kutuplaşmanın sebeplerinin insanın eğitim sırasında kazandığı olumlu-olumsuz özelliklerden kaynakladığını deneyimleyerek anlamış bulunmaktayım. 

Meslek pratikleri arasında yalnız kalacak olma düşüncesinden hatta toplum içerisinde değer addedilen “şey”leri dahi sorgulama sebebiyle toplumda dahi yalnız kalacak olma gerçeğinden daha çok korkutan bir “şey” var. Bilinen malum sona yaklaştıkça üniversitede değer addedilen hiçbir şeyle karşılaşmayacağım ve sosyal-ekonomik sınırlamalar arasında sıkışacağım düşüncesi ise biz stüdyo öğrencilerine üzgünlük veren olaylardan bir diğeri. Şu an ki gündelik hayat pratiği içinde her birimiz bunu düşünmemeye çalışıyoruz. Ancak kimi zaman optimistliğin sınırlarını zorlamaya gerek olmadığını düşünüyoruz.

İlk yazımda dile getirdiğim polyannacılığı ilerlettiğimi de farkına vardım. Ancak di’li geçmiş zamandan kurtulduğumu da sizinle paylaşmak isterim. Artık hayallerimin görünen kısmını yaşıyorum. Bir şeyin size iyi gelmediğini hatta kötü geldiğini fark ettikten sonra onu bırakmalısınız sevgili dostlarım. Çünkü bir şey anında gerçekleşmediyse daha sonra da gerçekleşmeme ihtimali yüksektir. Mıknatısların kutupları birbirlerine kavuşmak için bir saniye bile beklemez. Yaşam, hayat akışı, dünya, sır ne derseniz kapitalist sistemin sosyo-ekonomik yapısı içinde idare etmeye çalışan biri olmadığımı sizin de bilmenizi isterim.

Sevdiğim bir şiiri size bırakarak günü sonlandırıyorum.

Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?

Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?

Her zaman güzel mi bu kadar,

Bu eşya, bu pencere?

Değil,

Vallahi değil;

Bir iş var bu işin içinde. /orhan veli

 Unutmayın her gün bu kadar güzel gökyüzü. En derin sevgilerimle.

gibi

huzurlu olduğu zamanların tarifini bilseydi

çoktan dolaptan çıkarmış olurdu sütle şekeri

ancak unutkanlık bedenini geçtim ruhunu bile sarmıştı

belkilerle dolu cümleleri kurmaktan sıkılmıştı

acı ise kemerini sıktıkça sıkıyordu

aç kurtlar hızlı hızlı kemiriyordu ruhunu

yavaşça sallamaya başladı koltukta kendisini

dünyadaki tüm gözler kapanmış gibi

ne aradığını biliyormuş

aradığını da bulmuş gibi

gibi

gibi

gii

bii

bir yandan parlak ışığın gözünü yakmasından korkuyor

bir yandan aydınlık bir sabah için kaç wattlık enerjiye ihtiyacı olduğunu sorguluyor

biri ona bakıyor

yo hayır biri neden ona bakar ki

çıkamadığı boşluğu fark etmiş gibi

sanrılarının arkasına sıkışmış gibi

bu dünyada onu heyecanlandıran her şey bitmiş gibi

gerçeğin hegomanyasından sanatın sonsuz dünyasına ulaşamamış gibi

ulaşmayı düşlerken bir papatyanın kokusunda kaybolmuş gibi

aradığını düşlemeyi bırakan biri gibi

“zor” yetersiz onun gibiler için

yavaşça durdurdu kendisini

saatin tik taklarını düşlemeye başladı

susmanın ne kadar lezzetli bir şey olduğunu

duraktaki beyefendiye göz kırptı

umudun tanımını yapmayı bıraktı

rüzgarla barış anlaşması yaptı

“an” içinde kayboldu

jeremy.

ne’rede

yaşadığımız deneyimler

arzuladığımız hayaller

düşünmediğimiz değerler

bu taş nereye akar?

 

varmadığımız bir yol yok

nerede gönderdiğimiz bu ok

ağlayan çocuğun karnı tok!

bu acı dünyaya çok.

 

sarkastik düşünceler beynimize doldu

savaş, ölümü doğurdu

sanatın katliamı insanın sonu oldu

bu kadar gözyaşı kan dondurdu.

 

ayna kendinden gerçeği saklar

gördüklerimiz bildiklerimizi haklar

narsizmi hangi kültür paklar?

düşüncelerimize düştü bu aklar.

 

kimim

gidiyorum
yolun sonu buğulu
ışık kimsenin umrunda değil belli
gördüğüm kadar görmediğim de önemli
kimin sonu olduğu besbelli

gidiyorum
elimde baston
sanıyorum ruhum var bi’ elli
taşır mı yükümü elimdeki
sorsan bir kere, ölüm onun elinde mi

gidiyorum
arkamda kalmış kimisi
atomlar çarpışır beynimin içinde sanki
sönmez daima harlar hatıranın külleri
bilmem kim bulur beni

gidiyorum
unuttum çoktan kimim
bulunur bi’ yerde izim
hiç çiçek açmadım
hiç solmadım
zannederse birisi
kayan bir yıldızda görür belki beni

makineleşmek

“Çok midem bulanıyor. Çok sallıyor beni, dünyanın masum görünümlü çıldırtıcı halleri. Midemi boşaltınca ruhumun sıkıntısı geçse keşke. Dinlesene dışardan gelen itfaiye sesini. Kim bilir hangi yürek buruntusunu söndürmek için çaldırıyor sirenini. Sanki zamanında yetişeceklermiş gibi…”

“Hani oğlunu canı diye bilen Ayşe teyze var.. Oğlu “Asla bırakmam sen benim annemsin.” diyormuş küçüklüğünden beri. Ancak geçenlerde bırakıp gitmiş Ayşe teyzeyi. Polisi aramış o da el mahkûm. Ama yetişememiş polisler, Ayşe teyzenin güvenini kurtarmaya. Artık Ayşe teyze değil insanlara trafik lambalarına bile güvenmiyor, güvenemiyor.

E asıl şeyi duydun mu?! Hakkı beyin marangozla kavga edişini. Tam anlamıyla mahalle inledi. Sokaklara indi millet, düğün varmış gibi. Meğer eşi sevgilisine kaçmış. Paramparça olmuş Hakkı beyin yüreği. Marangoza gitmiş, tamir ettirmiş. Ama bir türlü dinmemiş gözyaşı kanallarından gelen su. O da yolda marangozla karşılaşınca “Vay efendim ben sana tamir ettirdim bu kalbimi ama kanaldan gelen suyu durduramadın.” diye basmış yaygarayı. Marangoz durur mu yapıştırmış hemen cevabı “Yürekten kaynaklanan bir sorun değil Hakkı, sen onu benimle değil tesisatçıyla hallet.” Sonra tutuşmuş bunlar kavgaya. En son mahalleden birisi tesisatçıyı çağırmış neyse durmuş Hakkı beyin gözyaşı kanalları. Bu arada sahi sen nasılsın aldın mı geçen haftaki satıcıdan 145 metrekare huzur satın alabilmeyi…”

Sessizlik oldu sustuğunda.

“Huzur almaktan vazgeçtim. Bu dünyada huzuru hak edenler sıralamasında sonuncu dahi olamam ki ben. Gördüklerimi anlatmaktan vazgeçmek üzereyim. Çok bulanıyor midem. Kaldıramıyor gördüklerini. Gözlerim kararıyor Jeremy. Artık yokuşu geçmek ile köprüden atlamak aynı şey benim için. İyi davran kendine. Çok takılma boşluklarda. Boşluklar tsunami etkisi oluşturur sonra.” diyemedim.

gözlerim

Gözlerim binlerce fotoğraf karesi yakalıyor. Bu hava, bin gündür gökyüzünü tellerin arkasından seyreden biri için mükemmel. “Yaşamayan bilmez.” diyor bilmiyoruz ancak onu sessizliğimizle destekliyoruz. Başkası olsa kızar sitem eder ve “Size burda yaşadıklarımı, hüznümü anlatıyorum siz cevap dahi vermiyorsunuz.” der. Ama o duyuyor bizim sessiz gözyaşlarımızı.

Gözlerim binlerce fotoğraf karesi yakalıyor. Her birinde ayrı parçacıklara bölünüyor ardışık sokaklar. Sahi eskiden de böyle miydi sokaklar? Mavi kokmayan şehirlerdeki kara sokaklarda mı soluk alıp veriyorduk? Hatırlamıyor büyükbabam.. Bir yazmaya başladığını hatırlıyor bir de yazmaktan vazgeçişini. Sokaklarda kalem kokusu yok artık diyor. Kafamı sallıyorum. Ben zaten hiç tanımamışım o kokuyu.

Gözlerim binlerce fotoğraf karesi yakalıyor. Ancak birinde takılı kalıyor. Sanki makine bozuluyor, ekran açık kalıyor. Günlerden gri, mevsimlerden sarı. Küçüklüğümden beri sarıyı hiç sevmedim. Cismimse duman gibi nerdeyse yokum. Zorluyor ruhumu, oradan ayrılmamam için ancak ben sevmem ki ellerimin bağlı durmasını.

Gözlerim binlerce fotoğraf karesi yakalıyor. Her birine ayrı ayrı meftun, geçen hafta kaldırımda tanıştığım dünyaya gözleri kapalı olan bey. Duyarken anlıyormuş karşısındaki kişinin kalbinin rengini. Kaçma, duyur sesini istediğine diyor..Duyuramıyorum.

Gözlerim binlerce fotoğraf karesi yakalıyor. Cismim birisine dahi yetişemiyor. Çünkü kusursuz hissettiğimiz şeyler, kusursuz olarak kavuşamıyor cismaniyete.

Gözlerim artık emekliye ayrılıyor..